Zihnin Sınırları Nerede Başlar ve Nerede Biter?

Hepimiz etrafımızdaki dış dünyada yer alan düşünceler, görüntüler, duygularla ilgili bir bilince sahibiz. Aynı zamanda hepimizin kendine ait bir bilinci de var. Deneyimlerle elde edilen bilinç ve insanın kendi varlığını hissetmesi, zihnin ürünleri olarak görülüyor.

Peki zihnimiz tam olarak nerede, hiç düşündünüz mü? Nörobilimin sunduğu kanıtları kabul edersek, zihin deneyimlerimizin beyin aktivitelerinin bir ürünü olduğu açıkça ortaya çıkar. Yani zihin, beynin yaptığı bir şeydir.

Bununla birlikte beyne baktığımızda, insanın “kendi” varlığının yer aldığı hiçbir komuta merkezi bulamayız. Bir başka deyişle, beynin içinde düğmeye basan ve kolu kaldıran ufak bir adam beklemiyor. Filozoflar bunu “homunkulüs” diye adlandırıyor. Eğer böyle bir şey olsaydı, ona gidip “Kafanın içinde ne var” diye sorardık.

Beyin, milyarlarca nöronun son derece karmaşık bir iletişim sistemiyle örgütlenmesinden oluşuyor. Bu sistemdeki elektriksel ve kimyasal etkileşimler sonucunda da bir şekilde bilinç ve benlik algısı ortaya çıkıyor.

Belki de zihin, beyinde yer alıyor ya da en azından aksiyon halindeki beynin içinde. Peki beyni kafa tasından çıkarsak ve bir şekilde yaşayabileceği bir sıvının içine koysak ne olurdu? O sıvının içindeki siz olur muydunuz? Hala bilinciniz ve benlik algınız var olmaya devam eder miydi?

İnsan beyninin, bilinç ve benlik algısına sahip olabilmesi için insan bedeninin içinde yer alması ve bedenle tümden bağlantılı olması gerekiyor. Bir başka deyişle, zihninin sadece beyninizden ibaret değil, tüm vücudunuzu barındırıyor. Zihnin bu şekilde algılanmasına “şekillendirilmiş biliş” deniliyor.

Bugün, sayıları gittikçe artan psikologlar ve felsefeciler, zihnin vücudun ötesinde kullandığımız araçlara kadar uzandığını söylüyor. Buna “uzayan biliş” deniliyor. Örneğin araba kullanırken zihnimin arabaya kadar uzanır ve aracın hareketiyle kendi hareketinizi tek bir birim olarak algılarsınız.

Uzayan biliç teorisi genellikle insan-makine etkileşimleri için kullanılıyor. Ancak insanlar arasındaki etkileşimi açıklamak için de aynı teoriden faydalanmak mümkün. Örneğin bir takımın üyeleri belli bir hedefi gerçekleştirmek üzere sorunsuz bir biçimde işbirliği yaptıklarında , bu takımın tek bir “takım bilincine” sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Bilişsel teroiler üzerine çalışan bilim insanı Nancy Cooke da tam olarak bunu sorguluyor.

Geleneksel olarak takım çalışması “ortak zihinsel model” yaklaşımıyla açıklanıyor. Bu teoriye göre takım üyeleri benzer bilgi temeline sahip olduklarında bir arada iyi bir çalışma sergileyebiliyor. Bu ortak bilgi, hedefin gerçekleştirilmesine yönelik bir dizi yeteneği, çevresel unsurlara dair bilgileri ve her bir takım üyesinin davranışlarının ve özelliklerinin anlaşılmasını barındırıyor. Bu bakış açısına göre her bir takım üyesi “deriyle çevrelenmiş ego” olarak görülüyor. Her bir üyenin zihni diğerlerinden farklı ancak bu ayrık zihinler arasındaki benzerlikler ortaklaşa başarılı bir çalışmayı ortaya çıkarıyor.

Cooke ise bu modelin üç problem ortaya çıkardığını söylüyor. Bu sorunlardan ilki, takımın ortak bilgi temelinin statik olması. Takımın bilgi temelinde zamanla yaşanan değişiklikleri hesaba katmıyor. İkinci olarak da bu teori, değişen çevresel koşullar veya daha önceden hesaplanamayan durumlar karşısında değişen davranış dinamiklerini hesaba katmıyor. Üçüncüsü ise teorinin takım üyelerinin bireysel olarak farklı bilgi temellerine veya yeteneklere sahip olmasını dikkate almaması.

Cooke’a göre takım başarısı, ortak bilgiye değil birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarına dayanıyor. Yani Cooke, bilginin her bir takım üyesinden diğerine nasıl geçtiğine odaklanıyor.

Kaynak:
Psychology Today- Uplifers